A’MAK-I HAYAL Hayalin Derinlikleri

A’MAK-I HAYAL Hayalin Derinlikleri

Bu özet 19.03.2018 tarihinde İstanbul Ticaret Üniversitesi Genel Sekreter Yardımcısı Adnan ECEVİŞ tarafından çıkarılmıştır.

“Var” ile “Yok ”un hikayesi bir kitap.
Bilmek yada bilmemek, olmak yada olmamak arayışında ismi “Raci” olan bir karakterin Hakikat yolculuğunda olmuşla olmamışlar arasında yaşadıklarını anlatan bir eser.
Hakikati arama yolunda, aklın ve mantığın çözemediği birçok meseleyi çözmeye işarete bir eser A’mak-ı Hayal.
Aynalı isimli bir dervişin, kitabın kahramanı olan Raci’yi hakikat yolculuğunda seyri sefere çıkarması, hakikat olana onu şahit tutmasının bir seyri temaşası.
18 hikayeden oluşan ve sonunda Aynalı Dervişin not defterinden 3 hikayenin de paylaşıldığı Hayal kitabında, Raci’nin tutulmaz bir gençken nasıl bir dervişe, bir mecnuna, bir veliye dönüştüğü anlatılıyor kitapta.
Raci, sıradan bir günde, yine her vakit önünden geçtiği kabristana giriveriyor. Ve hikaye Raci ile Aynalı Dervişin karşılaşması ile başlıyor.
Aşk membaına susamış Raci, çok iyi eğitim almış, iyi bir işi ve arkadaş çevresi olan bir gençtir. Dinle münasebeti annesinin kendisine aktardığı şeylerle çevrilidir. Raci, ulaşmak istediği pek bir şey de bilmez. Her şeye ve her imkana sahiptir. Lakin, içindeki yalnızlık, onu hakikati aramaya sevk eder daima. Onun bu engellenemez yolculuğu da Aynalı Dervişin rehberliğinde başlar.
Aynalı Derviş, rengarenk elbise ve takılarla ünlü, dünyanın her köşesini gezen bir mecnun, bir meczuptur. Lakin, dil bilir, saz bilir, ney bilir, bilir de bilir. Bu bilmek midir, bilmemek mi bilinmez ama Raci’yi alır ve Derviş Raci eder.
Dervişlik ve bilmişlik yolculuğunda Raci’ye bu 18 hikaye ile kâinat rehberliği yapar. Türlü imkansız ve akıl almaz hikayeler ile Raci’yi rüya, uyku ve uyanıklık aleminde oradan oraya gezdirir. Türlü lezzetler ve acılarla karşılaştırır. Bir gün Anka kuşunun sırtında alemleri seyre çıkarır, bir gün onulmaz bir hafiflik ile uzaya çıkarır, bir gün güzeller güzelleriyle aleme gark eder, diğer bir gün kutsal ve felsefi isimlerle muhakeme ve münakaşaya şahit tutar.
Raci, dervişlik yolunda türlü hal ve melal içerisinde seyrederken okuyucu, kendinden geçiyor, yok bu kadarı olmaz denildiği yerde Raci’yle beraber dünyaya uyanıyor ama o olunmaz tadı arıyor.
Aynalı Baba ile Raci arasında geçen ve tamam “Bahar” geldi dedirten, beni çok etkileyen bölümü de paylaşmadan edemeyeceğim:
Aynalı Baba ile Kedi Yavrusu
Bugün Aynalı Baba çok neşeli. Hatta bu neşesini herkese göstermek için külahına kocaman bir ayna, cübbesine de iki tane büyük sarı teneke parçası iliştirmiş...
Neden bu kadar neşeli olduğunu sorduğumda bana şöyle cevap verdi:
-Bizim Hacı Mollayı tanır mısın? Kedisi doğurmuş. Hem de pamuk gibi beyaz ve çok sevimli bir yavru. Adını Zararsız koyduk.
-Af edersiniz azizim ama bir kedi yavrusunun doğumuna neden bu kadar sevindiğinizi anlayamadım.
-Olay çok basit. Pamuk sağ salim doğum yaptığı için bugün şenlik yapacağız.
-Bir kedi yavrusu için mi?

  • Azizim insanlar mantığı, doğru ile yanlışı ayırt etmek için değil, her dediklerini mantığa uydurmak için icat etmişler. Şimdi sana "Filan yerde, filan kralın oğlu dünyaya gelmiş, herkes düğün bayram yapıyor" desem buna hiç şaşırmaz hatta son derece tabii bulursun. Fakat şöyle iyice düşün, düşün ki: Birincisi bu çocuğun yaşayıp yaşamayacağı meçhul. İkincisi iyi bir insan olup olmayacağı belli değil. Üçüncüsü insan olduğu için iyiye değil de kötüye meyletme ihtimali çok yüksek. Dördüncüsü, bir kralın oğlu olduğu için kibirli, bencil...hatta cahil olması da muhtemel. Şimdi bu sıfatlara sahip olabilecek bir sübyan için şenlik yapılmasına ses çıkarmıyorsun da Zararsız'ın dünyaya teşrif etmesi dolayısıyla iki kişinin sevinmesine mi katlanamıyorsun.
    Kitabın ilerleyen sayfalarında, Raci’nin Efendisi, okuyucunun da hakikat rehberi haline gelen Aynalı, Raci’ye vefatında bir hatıra defteri miras bırakır.
    Bu defterde yazan 3 hikaye ile kemale ermiş ruhumuza hatıralar ve hakikat izleri zerk edilir:
    1-Kanaat sahibi bir marangozun hikayesi,
    2-Gençlik iksirinin esiri zengin ve yaşlı bir tüccarın hikayesi,
    3-Filistin’de bir kahvehane hikayesi.
    Bu üç hikaye ile kitap kendini tamam erdirir. Okuyucunun tamam dediği yer de tam bu sayfalardır aslında. Not defterimize düşen sonuç kısmı da tam buralardır.
    Şimdi sizleri, gönlünüze bu kısa notlar ile birer hakikat tohumu serpip kitabı okumaya, ve hakikat yolculuğuna davet ediyorum.

Filibeli Ahmet Hilmi (Şehbenderzade) (1865 - 1914)

Materyalizme karşı spiritüalizmi (tinselcilik) savunarak gelenekteki kelami düşünceden felsefeye geçişi temsil eden II. Meşrutiyet dönemi Osmanlı felsefecisi Filibeli Ahmet Hilmi, 1865’de Filibe’de doğdu, 1914’de İstanbul’da öldü.

İlköğrenimini Filibe'de yaptıktan sonra, bir süre Filibe Müftüsü'nden Arapça ve temel İslâm bilimleri eğitimi aldı. Daha sonra İstanbul'a gelerek Galatasaray Mektebi'ni bitirdi. 1890 yılında Düyûn-ı Umûmiyye İdaresi'nde çalışmaya başladı. Bu idare tarafından memur olarak Beyrut'a gönderildi ancak siyasi nedenlerden Mısır'a geçti. Burada Terakki-i Osmani Cemiyeti'ne girmiş; bir de “Çaylak” adlı bir mizah gazetesi çıkarmıştır. 1901'de İstanbul'a dönse de bir jurnal üzerine Fizan'a sürüldü. Orada da araştırmalarını sürdürmüş, tasavvufla ilgilenmiştir.

Meşrutiyet'in ilanından sonra İstanbul'a dönerek Darülfünun'da felsefe dersleri verdi. Aynı zamanda 1908'de “İttihâd-ı İslâm” adlı haftalık bir gazete çıkarmaya başladı ve buna 1910'da haftalık “Hikmet” gazetesi dergisini çıkarmayı da ekledi. Bir yıl sonra günlük olarak yayımlamaya başladığı Hikmet gazetesi İttihat ve Terakki hükümetini eleştiren yazıları üzerine defalarca kapatılsa da Mübahase, Coşkun Kalender, Münakaşa, Kanat ve Nimet adlarında kısa süreli gazete / dergiler çıkararak yayıncılığa devam etti. Ayrıca İkdam ve Yeni Tasvir-i Efkâr gazetelerinde, Sırât-ı Müstakim ve Şehbâl dergilerinde yazılar yayımladı.

Ahmet Hilmi; Baha Tevfik, Abdullah Cevdet ve Celâl Nuri'nin hemen hiçbir eleştirel süzgeçten geçirmeden Batı'dan Osmanlı toplumuna aktardıkları materyalist görüşlere orta çağ mantığıyla ve geleneksel bilgilerle cevap verilemeyeceğini, bu görüşlerin ancak Batı'da yeni ortaya çıkan bilimsel bilgilere dayanan bir felsefe ile çürütülebileceğini ileri sürer. Bu bakımdan Ahmet Hilmi'de gelenekteki felsefeye karşı tutumun değişerek, felsefi düşüncenin kültürel değerlere uygun hale getirilmesiyle haklılaştırılması gibi oldukça önemli bir gelişme görülür. Bu gelişmede artık felsefe, "niçin" sorusunu sorarak varlığın temel sebeplerini anlamaya yönelen insanlığın zorunlu bir düşünce faaliyeti, bir ihtiyaç olarak algılanmaktadır.

Ahmet Hilmi'nin felsefeye karşı tutumu, bir yandan geleneksel felsefe karşıtı düşünceden ayrılırken, öte yandan bu tutum Tanrı'nın varlığı, ruhun maddeden ayrılığı gibi materyalist felsefenin karşı çıktığı İslam'ın temel inançlarının savunulmasında haklılaştırma aracı olarak kullanıldığı için gelenekteki "ilim" ve "hikmet" anlayışına dönülmüş olmaktadır.

Gerçekten de onun amacı doğrudan doğruya felsefe yapmak değildir. O tipik bir İslamcı düşünür olarak, II. Meşrutiyet'te Baha Tevfik ve Celal Nuri gibi materyalistlerin İslam'ın temel inançlarıyla çatıştığını ileri sürdüğü görüşlerinin toplumda yaratacağı manevi çöküntüye karşı, onları Batı'daki bilimsel gelişmelere ve yeni felsefi yaklaşımlara dayanarak çürütüp bu tehlikeyi savuşturmak amacındadır. Bu amacını “Allah'ı İnkar Mümkün mü? Yahut Huzur-ı Fende Mesâik-i Küfür / Bilim Karşısında İnkarcı Doktrinler” adlı eserinin önsözünde açıkça belirtir. Kaldı ki yayınladığı haftalık Hikmet ve aynı adı taşıyan günlük gazetede, misyonu açısından, doğrudan felsefeye değil, İslâmcı akımın eğildiği sosyal-politik konulara ağırlık verilmiştir.

Ayrıca bu ve diğer neşrettiği yayınların adlarındaki vurgunun da felsefeye değil "hikmet"e olması anlamlıdır. Bununla birlikte onun özellikle Celal Nuri'nin Tarih-i İstikbâl I / Mesâil-i Fikrîye (Geleceğin Tarihi I - Fikri Problemler, 1913) adlı eserinde Büchner'den aktarılan materyalist görüşleri eleştiren “Huzur-t Akl ü Fende Maddfîyyûn Meslek-i Dalâleti / Akıl ve Bilim Karşısında Sapkınlık Doktrini Olarak Materyalizm” adlı eseri, felsefi tartışmanın güzel bir örneğidir. Bu eserinde bilimsel olduğunu iddia eden Büchner'in biyolojik materyalizminin dayandığı "madde" ve "kuvvet" kavramları etrafındaki temel görüşlerin, Batı'da yeni gelişen fizik, kimya gibi pozitif bilimlerdeki yeni bilgilere aykırı olduğunu; materyalizmin, metafizik düşünceye tamamen karşı olduğu halde, bilimin sahasından çıkıp metafizik ve spekülasyon yaptığını ileri sürer.

Ahmet Hilmi, batılılaşma süreciyle birlikte Osmanlı aydınında gittikçe daha baskın olarak ortaya çıkan bilimin kesinliğine ve değerine olan metafizik ve hatta bir tür dinsel inanma ve kabullenme olgusundan oldukça farklı yeni bir bilim anlayışını Türk düşüncesine ilk kez getirenlerden biri olmasıyla Türkiye'de “bilim felsefesinin öncüsü” durumundadır. Hatta Türk düşüncesinde bilim felsefesinin önemli bir boş saha olduğunu belirterek bundan yakınır. Celal Nuri'nin "Hakikate ulaşmak için bir tek aracımız vardır: Bilim" görüşünü, "Acaba hakikat nedir?", "Hakikatin ölçüsü nedir?" ve "Bilim ne demektir ve değeri nedir?" sorularıyla epistemolojik (bilgi kuramsal) planda sorgulayan Ahmet Hilmi; Henri Poincare ve Emile Boutroux'un eserlerine dayanarak bilimin aslında varsayımlara dayandığını, bu yüzden de değerinin göreli olduğunu, araştırma ve inceleme sonsuz olduğundan bilimin hiçbir zaman son sözü söylememiş bulunduğunu, o günlerde değişmez prensip olarak kabul edilen bazı fizik kanunlarının bile temellerinin sarsıldığını vurgular.

Ahmet Hilmi, materyalizmin ruhu beynin fonksiyonları olarak ele alan görüşünü reddeder. Ona göre bedenden bağımsız ve mahiyetçe ondan ayrı bir ruh vardır, ayrıca ruhun bedenin ölümünden sonra dağılmayarak hayatına devam etmesi fikri akla aykırı ve çelişik değildir. Yine ona göre ebedilik, ezelilik, sonsuz alemler ve Tanrı hakkında, deneyin alanına girmedikleri için, bilimle değil, ancak metafizik yaparak hükümler verilebilir. Bu gibi deney dışı fikirlerin değeri, akıl kuralları ve ortak duyu ile ölçülebilir. Bu görüşleriyle spiritüalizmin temel görüşlerinin materyalizme karşı ancak metafizik yoluyla ortaya konulabileceğini ileri sürmektedir.

O kendi felsefi mesleğini "Vahdet-i Vücûd" (A'mak-ı Hayâl -Hayalin Derinlikleri- adlı eseri, İslâm panteizmi olan bu tasavvuf felsefesini dile getiren bir romandır) olarak açıklamışsa da Darülfünun'da verdiği "Hangi Meslek-i Felsefeyi Kabul Etmeliyiz?" adlı konferansında öğrencilere, mevcut felsefi doktrinlerin hepsinin bazı yanlış varsayımlara dayandığından ve hiçbirisi mutlak olarak bütün hakikatleri tek başına bünyesinde toplayamadığından felsefe ve ahlâkta, her doktrinin taşıdığı doğru fikirleri seçici bir anlayışla alarak oluşturulacak eklektik bir yaklaşımı önerir.

Özellikle bilimsel, teknolojik ve ekonomik alanlarda İslâm dünyasının Batı'ya karşı gerilemesiyle XIX. yüzyılın son çeyreğinden itibaren İslam'ın temel görüşlerini yeni bir sosyal-politik pratiğin oluşturulmasında referans kaynağı olarak yeniden yorumlayan İslâmcı aydınlardan biri olan Ahmet Hilmi, geleneği sorgulayan modernist bir düşünürdür. Bu açıdan İslâm medeniyetindeki kültür ve düşünce hareketleri ile sorunlarını ele aldığı Tarih-i İslâm (İslam Tarihi) adlı eseri dikkat çekicidir.

Empatik İnsan Kaynakları ve Danışmanlık PixelTürk Web Tasarım