DR. FATİH R. SARAÇOĞLU - İSTANBUL TİCARET ÜNİVERSİTESİ MÜTEVELLİ HEYETİ ÜYESİ

DR. FATİH R. SARAÇOĞLU - İSTANBUL TİCARET ÜNİVERSİTESİ MÜTEVELLİ HEYETİ ÜYESİ

Özgeçmiş: 1952 yılında Burdur'da doğdu. İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Fakültesi'ni bitirdi. Aynı bölümde yüksek lisans yaptıktan sonra TÜBİTAK bursuyla ABD North Caroline Duke Üniversitesi'nde araştırmalarda bulundu. Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü'nde doktora yaptı. 1979 yılında özel sektöre geçti. Özel sektörde Yüksek Mühendis, Müteahhit ve Sanayici olarak muhtelif faaliyetlerde bulundu. Halen bir şirketler grubunun başkanıdır. AK Parti Kurucularından olup, TÜSİAD, Darülaceze Vakfı, Marmara Grubu Vakfı, İTÜ Vakfı, DEİK, vs. Dernek ve Vakıflarda aktif olarak görev yapmaktadır.

-Eğitim yaşamınızı incelediğimizde, Pertevniyal Lisesi’nden mezun olmuşsunuz. Mühendislik eğitimi almış fakat sonrasında, doktoranızı Halkla İlişkiler Bölümünde yapmışsınız. Kısacası İletişim Fakültesini tercih etmişsiniz. Bunun nedeni nedir?

Lise ve Üniversite dönemim ile doktora yaptığım dönem arasında ciddi bir süre var. Pertevniyal Lisesi'nden sonra İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Fakültesi ve bilahare Teknik Üniversitesi İnşaat Fakültesi Yapı dalında yüksek lisans yaptım. Mimarlık Fakültesinde asistan olarak göreve başladım. Asistanlık ve doktora çalışmalarımı 1978 yılına kadar sürdürdüm. Ancak özel sektörden aldığım bir teklif nedeniyle doktoramı bitirmeden tezimin yarısındayken bıraktım. Mühendislikteki doktoranın belli bir dönemde başlayıp bitirilmesi gerekiyor. Eğer zamanında yapmazsanız hızla ilerleyen teknolojik gelişmeler yüzünden güncelliğini kaybediyor. Teknoloji çok hızlı geliştiği için yani 5-6 sene sonra bizimki gibi teorik mühendislik dallarında doktora yapmak pek mümkün olmuyor. Ardından zaman geçti, iş hayatında çeşitli nedenlerle iletişime özel bir ilgim oluştu. Bu arada Marmara Üniversitesi'nden “doktora yapar mısınız” dediler. Kabul ettim ve doktoraya başladım. Mühendislik eğitimini bitirmem ve doktora yapmam arasında yaklaşık 20 yıl var. Yani, aslında branş değişikliği yok ama farklı bir alanda yapılan çalışma var. Sonradan mühendislikte doktoramı tamamlamak üzere çok öneri geldi ama dediğim gibi güncele uymak mümkün değil. Bizim dönemimizde, mesela Teknik Üniversitesi’nde kullandığımız bilgisayar aşağı yukarı birkaç yüz metrekarelik 18 derecede soğutulmuş bir odada kurulu dev bir makinaydı. Delikli kartlarla çalışan bir sistemdi. Şimdi cep telefonlarımız o dev bilgisayardan çok daha güçlü. Sonuçta, teknolojik olarak çağı yakalamazsanız akademik kariyerinizi devam ettirmeniz zorlaşıyor.

-Lise çağlarında da halkla ilişkilerci olmayı hiç düşündünüz mü? Çünkü Pertevniyal Lisesi hep hikâyelerde anlatılan ve temeli çok sağlam olan bir liseymiş…

Evet. Pertevniyal Lisesi çok önemli ve prestijli bir liseydi. O zamanlar dönemin 3 önemli okulu Pertevniyal, Kabataş ve Vefa arasında ciddi rekabet vardı. Üniversiteye girdiğim tarihte, sınava katılım sayısı yaklaşık 85 bin kişiydi. Bu liseler arasında, özellikle fen dersleri alanında çok büyük bir rekabet vardı. Hocalarımızın hedefi; matematik, fizik, biyoloji gibi dersleri çok iyi öğretip, en çok öğrenciyi Teknik Üniversite’ye kazandırmaktı. Fen dersleri güçlü öğrencinin de amacı o tarihlerde Teknik Üniversite’ye girmekti. Dolayısı ile benim de o yıllarda en büyük idealim İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Fakültesiydi.

-Ama bir o kadar da sosyal alana yatkın kişilerinde mezun olduğu bir okul…

Doğrudur. Çok ünlü gazeteciler, tarihçiler, edebiyatçıların yetiştiği ve öğretmenlik yaptığı bir okuldu. Ben özellikle sosyal derslere değil de fen derslerine ilgi gösterirdim. Bizim dönemimizde okulumuzdan tüm Türkiye genelinde ilk beşe üç kişi girdi ve o sene rekor kırmıştık. Lisemizde sadece bizim sınıfımızdan 17 kişi Teknik Üniversite’ye girdi. İnşaat Fakültesinde 5 tane sınıf arkadaşım vardı. Mühendislik idealimdi. Lisenin yıllığında resmimin yanındaki not şöyledir; Fatih’in en büyük keyfi Teknik Üniversite’nin rozetini takıp dolaşmaktı. Allah da kısmet etti. İstediğim okula ve bölüme girdim.

-Bir yandan şirketler grubunun başkanlığı, bir yandan siyasi partinin kuruluşunda, temelinde harcınız var. Bir yandan TUSİAD üyesisiniz. Bir yandan DARÜLACEZE VAKFI’nın Başkanısınız... Birbirinden bağımsız ama bir o kadarda ortak noktada olan şeylerde bir araya gelmişsiniz ve bununla ilgili olarak en son İSTANBUL TİCARET ÜNİVERSİTESİ’nde yani bizim üniversitemizde Mütevelli Üyemizsiniz. Peki, siz kendinizle baş başa kaldığınızda ya da iç sesinizi dinlediğinizde, kendinizi nasıl hissediyorsunuz? Yani kendinize dışardan bir gözle nasıl bakıyorsunuz?

Sevgili Arkadaşlar, gençliğimde önceliği iş dünyasına yönelik hedefleri olan, hedeflediğim yerlere gelmek için çok mücadele eden, dünyada ve Türkiye’deki sosyal ve iş hayatını değiştirmeye çalışan, hırslı bir yapım vardı. Zaman içinde insan durgunlaşıyor ve tatmin duygusu farklılaşıyor. Yaşamda iş hayatındaki tatmin ve öncelikler yerine sosyal konular öncelik alıyor. Sosyal projeler bana iş hayatından çok daha fazla keyif ve zevk veriyor. Psikologların yaptığı ilginç bir test var. Gerçekten çok anlamlı bir test. Sıkça örnek veriyorum. Amerika’da yapılıyor bu test. İki kişiye 50’şer dolar veriliyor. Birisine deniyor ki ‘bununla git kendin için ne istiyorsan al’. Diğerine de deniyor ki ‘bununla git birilerine yardım et’. Günün sonunda geliyorlar ikisinin de mutluluk kat sayıları ölçülüyor. Parayı kendisine harcayan kişinin mutluluk seviyesi kesinlikle öbür kişiye nazaran çok daha düşük çıkıyor. Parayı tamamen başkası için harcayanın elde ettiği mutluluk kat sayısı çok daha fazla oluyor ki bizim dinimizde de ritüellerimizde de bu böyledir. Buradan şuraya geliyorum, belli bir süre sonra artık iş hayatının çok heyecan verici ya da koşmaktan kendinize bakamadığınız, iç sesinizi dinleyemediğiniz dönemi geçince görüyorsunuz ki para, başarı, şöhret çok mutluluk getirmiyor. Sosyal sorumluluk projelerinde yer almak kişiyi çok daha mutlu ediyor. Onun için aşağı yukarı 8-10 yıldır yaşamımda olabildiğince iş hayatına öncelik vermiyorum. Sosyal faaliyetlere ağırlık veriyorum. Bundan dolayı da çok mutluyum. Bu tarz kendimi çok daha iyi hissettiriyor. Şimdi buradan gençlere geleceğim. Gençler, muhakkak iş hayatınızda yoğun olarak çalışın ancak amaçlarınıza ulaşmayı hedeflemenin dışında sosyal faaliyetlere, insanlara dokunan, hizmet eden, destek veren projelere öncelik verin ve zaman ayırın. İnsana eğitim, iş, para kazanmak, kariyer yükseltmek yetmiyor. Batıda da üniversiteye girişlerde bu sosyal proje referanslarına çok önem verirler. Şirketler CEO 'ların performanslarında sosyal sorumluluk faaliyetlerini de değerlendirirler.
Benim aşağı yukarı yirminin üzerinde dernek ve vakıfta görevim var. Bundan da çok keyif alıyorum.

-Tabii ki hepsi de çok önemlidir ama en keyif aldığınız, iyi ki ben buradayım dediğiniz, benim için çok özel dediğiniz bir kuruluş var mı?

Tabi ki var. Ancak gerçekten ilk baştaki 4-5 tanesini ayırmakta zorlanıyorum. Çünkü hepsinin yeri ayrı ve farklı mutluluk sağlıyor. Mesela siyasi faaliyetlerimi çok önemsiyorum. 2001’ den beri Türkiye’nin gündemine oturan ve ülkeyi yöneten siyasi hareketin kurucularından biri olmak çok gurur verici bir olay. İnsana iyi ki katılmışım, iyi ki varmışım dedirtiyor. Bugün herkes gücü alkışlamakta tereddüt etmiyor, normal karşılıyor. Ama benim partimize kurucu olarak katıldığım zamanda, çevremde bana “senin orada ne işin var?”, “kendini riske atma” bile diyebiliyorlardı. Riskli görülüp “senin orda ne işin var “ denilen bir oluşumda, Allah’a çok şükür çok iyi bir yere geldik.

TÜSİAD, Türkiye’nin büyük sanayisinin bir arada bulunduğu güçlü bir sivil toplum örgütü. Orada bulunmanın da çok olumlu yönleri var. Zaman zaman siyasi iktidarlarla benzer düşünceleri olmasa da ülkenin gelişmesine, büyümesine katkıda bulunmayı amaçlayan bir dernek. En azından TÜSİAD’ da bulunduğum sürece, kurucularından olduğum siyasi iktidarın vizyonunu paylaşma şansını bulabiliyordum. TÜSİAD’ da Türkiye’nin önde gelen duayen sanayici iş adamlarıyla aynı ortamın içinde bulunmakla, bilgi kültür alış verişinde bulunmak da keyifli bir olaydı.

Ancak DARÜLACEZE VAKFI’nda insanlara dokunmak, hayatını etkilemek, yararlı projeler üreterek yoksul ve yaşlılara hizmet etmek olağanüstü bir duygu. MARMARA VAKFI da uluslararası faaliyetlerde bulunan bir sivil toplum kuruluşudur. Her yıl 'AVRASYA EKONOMİ ZİRVESİ' adı altında bir zirve yapıyoruz. Zirveye geçen yıl aşağı yukarı 50 ülke katıldı.50 ülkenin en üst düzeyde Cumhurbaşkanları, Başbakanları, Bakanlar düzeyinde katıldığı, bölge ve dünya meselelerinin tartışıldığı bir organizasyonun yönetiminde olmak da büyük bir keyif. Katıldığım diğer organizasyonlar, dernek, vakıf ve STK’ların hepsinin bende ayrı özel yerleri var.

-Birçok sivil toplum kuruluşunda aktif rol oynuyorsunuz bundan da zaten bahsettiniz. Ancak sosyal sorumluluk ile eğitim konuları birbiri ile ilişkili kavramlar. Bazı noktalara baktığımızda yakın, bazı noktalara baktığımızda ise uzak… Peki, siz bu oluşumların içerisinde, yer almaya başlarken etkilendiğiniz birisi var mıydı? Ya da sizi etkileyen bir olay oldu mu? Ya da yol gösteren biri? Çok özel kurumlara temas etmişsiniz. Rol model aldığınız biri oldu mu?

Bu manada, tüm hayatımı etkileyen bir kişi var mı deseniz, öyle birisi yok. Ama tek tek hangi anlamda kim beni etkiledi diye sorarsanız, farklı yerlerde bulunmama vesile olan değişik kişiler mevcut. Mesela TÜSİAD’a beni eski Sanayi Bakanımız rahmetli “Şahap Kocatopçu” davet etti, onun davetiyle gittim. Partiye Sayın Cumhurbaşkanımızın davetiyle katıldım. Darülaceze Vakfı’nın kurucularındanım. Marmara Grubu Vakfı'nın kurucularındanım. Katıldığım sivil toplum örgütleri de dâhil, sosyal projelerin hepsi kendi katılmayı arzu ettiğim yerler de değil. İnsanların seni aramızda görmek istiyoruz diye davet ettiği yerler. Üniversitemizin Mütevelli Heyetine çok sevdiğim arkadaşım ITO Başkanımız Sn. İbrahim Çağlar’ın davetiyle geldim. Birileri bir yerlerde bir takım şeylere vesile oluyor.
Gençlere tavsiyem ise katılacağınız grupla, organizasyonla gurur duyuyorsanız, keyif alıyorsanız, göğsünüzü gere gere “ben de buradayım, iyi ki buradayım” diyebiliyorsanız o oluşumda yer alın. İnanmadığınız ya da gurur duymayacağınız bir organizasyonun içine girmeyin. Gizli kapaklı bir takım faaliyetleri, hesapları olan yapılar da var. Sosyal amaç yerine kişisel menfaatini düşünen birçok kuruluş var. Maalesef, siyasetin her kesiminde olduğu gibi muhafazakâr kesimde de örnekleri var. Kişisel amaçlarına ulaşabilmek için bu oluşumlara katılan kişiler var. Mesela genç yaşlarımda bana masonluğu teklif ettiler. Saydığım bir büyüğüm "Fatih, göğsünü gere gere ben buradayım diyebilecek misin?” dedi. Gördüm ki benim demem de yetmiyor. Çünkü sistem kapalı bir sistem. Teklifi derhal reddettim. Göğsümü gere gere bu organizasyonun içindeyim diyemiyorsam orada bulunmam. Benim değerlerim böyle ve çok net; gurur duyacağım, orada olmakta mutlu olacağım, hayırlı hizmetler yapabileceğime inandığım organizasyonlara giriyorum. Hemen hemen her faaliyetim böyledir. Mesela bazı guruplarca yanlış bilinerek eleştirilen Rotaryenliğim var. Rotaryenim ve rotaryanların geçmişte liderliğini de yaptım. Yine o da keyif aldığım bir organizasyon. Art niyeti olmayan, tamamen toplumun, insanların ihtiyaçlarını sağlamaya, insanlara hizmet etmeye çalışan bir yapı. Bütün Cemiyet hayatım boyunca bu tip, hayırlara vesile olduğuna inandığım konularda bir şeyler yapmaya gayret ediyorum.

-Fatih Bey, biraz önce de sosyal sorumluluk projelerinden bahsettik. Sosyal sorumluluk projelerinde eğitim için en önemlilerinden biri “Kardelen Projesi”… Ve Darüşşafaka ile İş Bankası’nın ortak projesi "81 İlden 81 Öğrenci Projesi"… Siz bir kız babası olarak kız öğrencilerin eğitimi için öğrencilerimize ne demek istersiniz?

Kız çocukları konusu benim de çok hassas olduğum ve önemsediğim bir konu. Ailemde de bunu yaşadım. Biz 7 kardeşiz. 6 erkek 1 kız. Ablam rahmetli oldu. O günkü şartlarda ablam Kız Enstitüsünü bitirdi. Çok hırslıydı. Üniversite okumak istedi. Gidebileceği tek yer Ankara’da Kız Teknik Öğretmen Okulu. Ailemde kıyamet koptu. Büyüklerimiz, babamız, ağabeyimiz asla okumasın hele Ankara’ya nasıl göndeririz biz gencecik kızı diye kıymetleri kopardı. Ama rahmetli annem eğitimi olmayan ama çok aydın bir insandı. Onun ısrarıyla ablamı zar zor Ankara’ya gönderdik. Günün sonunda ablam erken yaşta vefat ettiğinde Gazi Üniversitesi’nde profesördü. Kız Enstitüsünden mezun olup kendi branşında Türkiye’nin ilk profesörü olmuştu. Bana göre eğitimde kız erkek ayrımı olmamalı, hatta kızlara pozitif ayrımcılık olmalı. Hiç bir şekilde kızların eğitiminin önünde hiç bir engel olmamalı. Biz Darülaceze Vakfı’nda mikro krediye destek veriyoruz. Verdiğimiz desteğin %100 ü sadece kadınlara… Hiçbir erkeğe mikro kredi vermiyoruz. Sadece kadınlara… Türk toplumunda maalesef hala kadının yeri tartışılıyor. Hala kızların okuması için bir takım engeller var. İmkânlar ölçüsünde kız çocuklarının okuması için her türlü desteği veriyoruz. Hele hele kız çocuklarının ve kadınlarımızın gördüğü şiddeti, yüreğimizin kaldırması mümkün değil. Kadınlar öldürülüyor, yaralanıyor, yerlerde süründürülüyor. Bir kadına el kaldırmak, bir kadını dövmek, bir kızı dövmeye asla toleranslı bakılamaz. Kadına şiddeti gördükçe çok canım acıyor. Ayrıca çocuk gelinler konusu da toplumda bir yara. Bu konuda daha aktif bir şeyler yapılmalı.

-Üniversitemizin departmanlarından Kariyer Merkezi ile ortak olarak, öğrencilerimizin ve mezunlarımızın iş imkânlarını sağlayabilmek için ve bir adım önde başlayabilmek için projeler başlattık. Bunları da gerçekleştiriyoruz. Siz iş sahasında atılımları güçlü olan bir iş adamısınız. Öğrencileri ön plana çıkartacak önerileriniz nelerdir?

Toplumda insanların birbirleriyle rekabetini baz alan bir anlayışı sevmiyorum. Her gencin kendine göre bir hedefi olmalı. O hedef asla kendinizi arkadaşınızla mukayese eden bir yapıda olmamalı. Türkiye’de maalesef şartlar çocuklarımızı, gençlerimizi hep birisine bir adım geçmeyle odaklanmış bir kültür. Ciddi şekilde insanda kıskançlık ve olumsuz duygu yaratıyor. Siz 100 metreyi 9 saniyede koşacaksanız, koşun. Bir başkasının 8,9 saniyede koştuğu sizi ilgilendirmesin. Bu bana göre çok yanlış. Eğitim sistemimiz de rekabete odaklı oluyor. En yakın dostlukları bile bozuyor. Sizin ifadenize göre bir adım öne çıkmak için ne yapmanız gerekiyor? Öne çıktınız, yanındakiler sizin arkadaşlarınız. Benim bakışıma göre herkesin kendine göre bir hedefi olmalı. O hedefe doğru gitmek için mücadele etmeli. Hedefine ilerlerken, kendini yanındakilerle mukayese etmene hiç gerek yok. Yanındakilerden bilgi al, data al, örnek al, iyi uygulamalı, güzel şeyleri örnek al, takım çalışması yap. Kendi hedefine ulaşmak için elinden geleni yap. Asla birbirinizle ya da çevrenizdekilerle rekabete odaklanmayın.

-Peki, soruyu şöyle çevirsek, diyelim ki Eda da bende bir iş görüşmesine gittik. Aynı üniversiteden mezunuz, aynı eğitimleri aldık, aynı projelerde bulunduk ve çok yakınız ama bu karşımızda görüştüğümüz kişinin istediği bazı şeyler vardır. Bu noktada öğrenciler kendini nasıl daha fazla aydınlatabilir?

Kafanızı karıştıracağım ama olaya ben böyle bakmıyorum. Bakmak da istemiyorum. Herkesin kendine göre değerli bulduğu, güçlü bulduğu yönleri vardır. Güçlü bulduğunuz yönlerinizi öne çıkarın. Yani amaç o işi almak olmamalı. Amaç sizi kendi değerlerinize en iyi tatmin eden bir işe talip olmak olmalı. Eğer o işi almakla sizin özellikleriniz, donanımınız bir başkasından iyiyse, zaten o işi alırsınız. Yani kendinizi iyi tanımanız, kendinize güvenmeniz lazım. Orda bu işi en iyi ben yaparım dediğiniz zaman ulaşırsınız.

-Peki, sizce onu nasıl hissettirebiliriz?

Benim, kendimi ifade etme konusunda çevremden aldığım geri dönüşte “çok inanarak konuşuyorsun” derler. İş hayatımda görüşmelere girdiğim zaman, karşımdakini ikna edemediğim durumlar çok nadirdir. Genellikle birisiyle bir görüşme yapıyorsam; ikna etmeye çalışıyorsam başarılı olurum. Sebebi şu, asla inanmadığım bir şeyi savunmam. Güçlü argümanlarım yoksa asla diretmem. Özetle söylüyorum; inandığım için inandığım şeyi anlatırım. Şimdi gelelim sizin sorunuza. Siz eğer kendinize güveniyorsanız, kendinize inanıyorsanız, özgüveniniz varsa zaten ikna edersiniz. Başka bir şeye gerek yok. Sadece gözlerinizle, bakışınızla bile siz kendinizi ifade edebilirsiniz. Yine de olmuyorsa bilin ki ya kriterler örtüşmüyor, ya da arkasında başka bir hesap, başka bir anlayış vardır. İnanırsanız yaparsınız. Kendinize bir hedef koyun ve donanımlarınızı da ona göre geliştirin. İş görüşmelerinizde kendinize inanın, güvenin ve o işi en iyi sizin yapacağınızı hissettirin, bundan başka bir tılsım yok. Zaten bilirsiniz birisi ile karşılaştığınızda ilk birkaç saniyede siz kendi moralitenizi karşı tarafa hissettirirsiniz. Bakışınız, duruşunuz olumlu ya da olumsuz tavrınızı yansıtır.

-İnsanı, insan yapan ilk şey iletişimdir. İletişim okul sıralarında kulüplerde seminerlerde ve çeşitli etkinliklerde de pekişir. Peki, diplomasını almış, mezun olmuş deneyimli mezunların yanı sıra yeni mezunların kendilerini geliştirdikleri alanlar neler olmalıdır?

Nasıl lisedeyken Teknik Üniversite’ye gideceğim, mühendis olacağım, önemli mühendislik projelerine imza atacağım gibi hedeflere odaklandıysam; gençlerin de kendileri için hedefleri olması lazım. Bilahare hedeflere ulaşabilmek için yol haritasını tasarlamak ve gereken donanımları düşünmek gerekecektir. Tasarlanan yol haritasına uyarak ve gerekli donanımları kullanarak hedefinize yavaş yavaş çıkarsınız. Hedefinizi belirleyin, vizyonunuzu koyun, gerçekçi olsun. Hedefiniz doğrultusunda muhakkak kendinizi geliştirerek güçlendirerek oraya çıkacaksınız. Hedeflerinize ulaşmak için hem bir anayol, hem de destekleyecek yan yollar vardır. Anayol mesleki kariyeriniz, destekleyecek yollar ise başta networkünüz, sosyal faaliyetleriniz, global vizyonunuz, yaratıcılığınız, hırsınız, inancınızdır.

-Peki, bunlardan bahsetmişken, sizce ideal bir personel nasıl olur? Bir çalışandan neler beklersiniz? Sizce bir çalışanın özellikleri neler olmalıdır?

Ekibim kurumla kendisini özdeşleştiriyor mu en çok ona bakarım. Sadece profesyonelce görevini yapan personelin bende bıraktığı algı da çok iyi olmaz. Çalıştığı kurumu kendi kurumu gibi gören, empati yeteneği olan, iş yaparken işverenini de, amirini de, müdürünü de, kendini de koruyup ona göre davranan insanları tercih ederim. Gerektiğinde fedakârlık yapmasını bilen, önceliklerini, tercihlerini, konforunu işi için arka plana itecek insanları tercih ederim. Asıl önemlisi, kendisine verilen işi yapan değil de kendi işini kendisi yaratan ve ne olursa olsun daha iyi yapmanın arayışı içinde olan insanlar beni mutlu eder. Örneğin; ben “şu mektubu bana yaz” dediğimde beklerim ki o mektubu yalnızca yazmasın “şu şekilde yazarsak daha güzel olur” diyebilsin. Veya "şu formatı değiştirsek" diyebilsin. "Bu mektubu Ahmet'e gönderiyoruz ama bir kopyasını da Mehmet’e göndersek olur mu?" diyebilsin. Mektubu yazdığı zaman ekine de "şunu koysak mı?" diye öneride bulunabilsin. Yoksa sadece verdiğim işi mükemmel yapıp gelmesi yeterli olmuyor. Çalışma hayatımda tüm paydaşların sürece katkısını beklerim. "Söylediğim doğrudur, mutlaktır, tartışmasız yapın” diyen otoriter bir anlayışım yoktur.

-Yani alacağınız personelin özgün biri olmasını mı tercih ediyorsunuz?

Bir insanı istihdam ediyor, bir sorumluluk veriyorsunuz. O insanın başka bir departmanda sorumluluğu olmadığı durumda bile konu ile ilgili bir önerisi varsa o önersini dile getirebilmeli. Veya “x konusunda bir fırsat var, bu fırsatı da değerlendirelim” diyebilmeli. Kendi departmanında kattıkları yenilikler dışında başka yeniliklere de talip olan insanlar, çalışma hayatımda en çok tercih ettiğim insanlar oldu.

-Üniversite bir başlangıç değil. Üniversite’nin son sınıfı hatta son dönemi bir başlangıç. Otomatikman bir sahaya adım atma ve o altın bileziği kolunda hissetme aslında o noktadan sonra başlıyor. Ve üniversite sıralarında belirli pratik bilgiler de görüyorlar ama daha çok teoriye dayalı bilgiler görüyorlar. Bu noktada aslında stajlar onlara daha bir şeyler katıyor. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Öğrencinin hayata atılması açısından staj görmesi çok önemli. Teknik Üniversite'de stajları çok önemsiyorduk. Stajlarımız mecburi idi. Stajlarımı özellikle Anadolu’nun zor şartlarındaki bölgelerinde yapmayı tercih ediyordum. Teknik Üniversite'deki stajımı, birinci sene Diyarbakır’da eski adı YSE –Köy Hizmetlerinde, bir sene Trabzon’da karayollarında, bir sene de Kırşehir’de Devlet Su İşleri'nde baraj inşaatında yapmıştım. Stajın kariyerimize çok önemli katkısı olduğunu düşünüyorum. Keşke staj tüm üniversitelerimizde daha yaygın bir şekilde uygulanabilse. Özellikle yurt dışında bazı üniversitelerde örnekleri var. Bir sene eğitim, bir sene staj var. Sene boyunca 6 ay eğitim, staj 6 aylık gibi.

-Bizi aydınlatıcı açıklamalarınıza teşekkür ederiz. Son olarak bir şey sormak istiyoruz. Aralarda hep aslında gençlere şunu iletiyorum dediniz ama parça parça değil de bir bütün olarak nasıl bir hitapta bulunursunuz? Biz şu anda şanslıyız ki burada sizin deneyimlerinizi ve değerli fikirlerinizi paylaşıyoruz. Öğrencilerimiz bu değerli fikirlerinizi okuyacaklar. Bu enerjinizi onların da hissetmesi için biraz daha bir şeyler söyleyebilir misiniz?

Kızımı örnek vereyim size, oradan da gençlere tavsiyem olacak. Kızım Gamze Saraçoğlu; Türkiye’nin önde gelen modacılarından. Kızımın üniversiteye gireceği yıllarda benim çok geniş çaplı bir iş hayatım vardı. Holdingim vardı, yüzlerce çalışanım vardı. Kızıma benim işlerimi devralması için bir kariyer planı yapmıştım ve İşletme okumuştu. Amerika’ya da MBA’ini tamamlamaya gitti ve Amerika’da "baba ben senin iş hayatına ilgi duymuyorum, ben modacı olmaya karar verdim” dedi. İşletme ihtisası varken, sıfırdan New York’ta moda okumaya başladı ve sonrasında moda sektöründe çalışmaya başladı. İlk 6 ay kadar bir kurumda çalıştı. “Ben burada yapamayacağım baba, kendi işimi kurmak istiyorum” dedi ve kendi işini kurdu. Allah'a şükür çok da başarılı oldu. Kızımın uyguladığı bu modeli bütün gençlere anlatıyorum. Tabi hayat şartları insana her zaman hayallerini gerçekleştirme imkânı bırakmıyor ama gençler şanslarını, hayallerini sonuna kadar gerçekleştirmek üzere zorlasınlar. İstemediğiniz bir okul, bir branş sizi ömür boyu mutsuz eder. Bana göre hiç bir mesleğin diğerine göre üstünlüğü yoktur. Sadece para kazanmak için meslek seçimi yapılmamalı. Hayaliniz, kabiliyetiniz ve heyecanınız, mutluluğunuz neredeyse o iş yapılmalı. Hangi işi yaparsanız yapın, eğer gerçekten yüreğinizi koyar yaparsanız, icraatınıza inanırsanız başarılı olursunuz. Herhangi bir dal seçebilirsiniz. Önemsiz gibi görünen konularda bile son zamanlarda çok başarılı örnekler görebiliyorsunuz çok başarılı oluyorlar. Örneğin, gıda sektörü... Son zamanlarda bunu sıkça görebiliyoruz. Bundan bi 20 yıl önce meslek olarak Aşçılık tercih edilen prestijli bir meslek dalı değildi. Son yıllarda inanılmaz değerli, prestijli bir meslek olarak öne çıktı. Şimdi çok sayıda değişik üniversitelerde lisansını bitirip, daha sonra aşçılık okuyan ve dünyanın önemli aşçısı olan insanlar var. Demek ki neyi yaparsan yap, inanarak yap, severek yap. En mutsuz insanlar sevmediği işi yapanlardır. Her sabah maddi imkânı ne olursa olsun, işe ayakların geri geri gidiyorsa zaten mutsuz bir insansın. İnsanların nihai hedefi mutlu olmaktır.

-Biz bugüne kadar birçok iş adamıyla görüştük. Teknik bilgilerin arasında kaybolduk. Sermaye vs. bunların arasında kaybolduk. Bugün açıkçası uzun bir süredir aradığımız bir şeye şahit olduk. Bir anlamda motive olduk ve çok keyif aldık.

Ben de öyle! Heyecanım olmadan hiçbir şey yapamam, anlatamam, tavsiyede edemem ama gençlerin heyecanlarından çok enerji alıyorum. Özellikle kız çocuklarının çok iyi okumaları için ne gerekirse yaparım.

-Giyiminiz kızınızın öncülüğünde olan bir şey mi? detaylarınız çok gözümüze çarptı.

Teşekkürler, belki. Gerçekten çocukluğumdan beri derli toplu düzgün giyinmeye çalışırım. Formal giyimi tercih ediyorum, ancak hafta sonları ve özel durumlarda spor giyerim. Bu benim yaşam kültürüm. Beni gören insan beni gördüğünden dolayı kendini iyi hissetsin isterim.

Empatik İnsan Kaynakları ve Danışmanlık PixelTürk Web Tasarım